İnkar

     Bob FOSSE tarafından yönetilen şov dünyasını ve onun tüketici etkisi anlatan, kimi açılardan Fellini’nin 8½ filmini anımsatan All That Jazz filminde, ölümün 5 aşamasından bahseden bir komedyen, o aşamaları stand up gösterisine malzeme olarak seçmiştir. Komedyen 70’lerin havasına uygun olarak biraz abartılı davranır ve konuşur, ölümü kesin bir dille reddeder.  Ölüm ona yakışmamıştır çünkü ona yakışmıyordur, o değil bir başkası ölmelidir. Mezarları şehrin dışına taşımayı tasarladığımız ölümü bir tabu olarak insanlara özellikle sevdiklerimize yasaklamaya çalıştığımız bu zamanlarda covid-19 salgını bizi evimize, ölümü hatırlatarak, çiviledi. Günbegün açıklanan ölümlerde 70’li rakamlardan 80’li rakamlara geçtik. Artık ölüm hayatımızın içinde, her akşam korkarak dinlediğimiz bakan açıklamalarında, ölü sayısı olarak toptan şekilde geçen her hayatın bir hikayesi var aslında. Bu hastalık gelmeden önce öldürme oranı binde 4 olmalıydı, öyle demişlerdi, diye hatırlıyorum. Hayatını kaybeden insanların aileleri, sevdikleri için oran hala binlerde mi?

Bir nevi fiili karantina uygulanan bu günlerde, evin dışındaki görsel bombardımandan biraz uzakta, dört duvar arasında sıkılırken, aşının da uzun bir süre gelmeyeceği belli olduktan sonra evde biraz olsun tefekkür yapma şansımız oldu. Sürekli bir yerlere yetiştiğimiz hayattan bir nebze olsun sıyrıldık. Bugünlerde dahi çalışmak zorunda olan, toplumu sırtında taşıyan kişiler maalesef her gün bizim yerimize de bu tehdide göğüs germek zorunda. Mavi yakalar, sağlık çalışanları, gıda sektöründe çalışanlar ve sayamayacağımız birçok insan her gün hastalık korkusunu içlerine gömüp çalışmak zorundalar.

Biz de kendisini hastalığa siper edenleri inkar ederek modelimize dönelim. Kübler-Ross modeli olarak geçen bu 5 aşamaya göre çok kötü bir haber alan kişi, yasını belirli aşamalarla tutmaktadır. Birinci aşama inkardır, hasta inkar eder, durumunu kabul etmez, kendine yakıştıramaz, hemen başka bir doktora gider, yanlış tanı konulmuştur, ortada yabancıların deyimiyle a huge mistake vardır. Çok tanıdık değil mi?

Hemen kendimizi yeni yılın arifesine alalım. Aralık ayının sonunda Hindistan’la beraber dünyanın fabrikası olan Çin’den yeni bir coronavirüsü çıktığını, ismi üzerinde tartışmalar dönerken, insandan insana geçebildiğini ve çok bulaşıcı olduğunu öğrendik. İnsanlık olarak modele uygun şekilde adeta tek bir insan gibi bu hastalığı inkar ettik. Tabi aklı başında bazı insanlar ve uzmanlar uyarsa da, onlara kulağımızı tıkadık, hükümetlerin ve inkar modeline uygun konuşan uzmanların sesine kulak verdik. İlginç bir şekilde hiçbir sözüne itimat edilmeyen Trump’ın yaz aylarında bu virüs bitecek sözünü de dilimize pelesenk ettik hatta bazı uzmanlar bu hastalığın bizim ülkemizde ciddi etki bırakamayacağını zira uzak doğulu insanların gen yapısına uygun olduğunu, bizim gen yapımızda bu tür hastalıkların aynı Sars gibi tutmayacağı sözlerini, hemen cebimize attık. Aslında insanlık olarak bir suçumuz yok, kötü haber alan her hastanın yaptığını yaptık biz de, küçük hayatlarımıza devam etmek, oralarda yuvarlanmak istedik. Ahir zamanlarda Post Modernizm sayesinde hiçbir mesele uzmanına bırakılamadığı, piyasanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre şekillendiği için, insanlığın ortak iradesi de hastalığı belirli küçük tedbirlerle yok saymak oldu. Tabi inkar aşamasına Çin’in yaptığı yardımları da unutmayalım. Hali hazırda hayvan pazarları konusunda kötü bir imajı olan ve bunu başkaca salgınlarda da bize göstermiş olan Çin, yeni bir virüs olduğunu inkarla, öyle olsa dahi insandan insana geçmediğini iddia ederken, hatta ortaya çıkaran hekimi bir şekilde elemine ederken, komşusu, öteki benliği, Hüsamettin Albayı, Tayvan olayın başından itibaren dünyayı uyarmaya çalışmıştı. Birleşmiş Milletlerin güvenlik konseyi daimi üyesi ve Dünya Sağlık Örgütü’nün büyük bağışçısı Çin dururken, görece küçük Tayvan’ın dinlenilmesi de pek mümkün değildi tabi ki.

Hayat ironik gerçekten, Birleşmiş Milletlerin Çin ülkesi adına önceki daimi güvenlik konseyi üyesi ve Birleşmiş Milletlerin kurucularından Tayvan’dı. Yalnız bu demek değil ki Çin saf bir kötülük planıyla hareket ederek insanlığa bütün virüsü bulaştırmaya çalıştı ya da Tayvan insanlığı kurtarmak amacıyla işin peşini bırakmadı. İşin hakikati şu ki, ne Çin kötü ne de Tayvan gerçekler peşinde. Hükümetler paranın ve bu yolla dolayımladığı gücün peşinde, tersi olsa Tayvan’da çıksaydı bu salgın, kareyi tam tersinden görecektik, ezeli rakip olunca hiçbir fırsat kaçırılmamalı ne de olsa, oyunun kuralı bu. Peki biz neden inkar edenleri dinledik onlara kulak verdik, sorulması gereken bu?

Hazır cevap, panik ortamına izin veremezdik ya da bu kadar bulaşıcı olduğunu bilmiyorduk, olmalı. Panik, hastalıktan daha öldürücü, peki ya önlem almamak? Önlem almamanın da panik kadar öldürücü olduğu bir süreçten geçmeyeceğimizi umarım. Bu arada inkar aşamasında dahi toplum içinde bireysel önlem alanlar oldu. Bir nevi deprem çantasına benziyordu bu önlemler, maske, dezenfektan, kolonya kişiyi rahatlatıyor en azından gereğini yaptığını düşündürüyordu. Ancak aynı birey insanlarla dar ortamlarda duruyor, onlarla yakın mesafeden iletişime geçiyordu. Gerçi birey ne yapsın? Memelilerin bir araya gelme eğilimi gereği dar bir alanda çok kalabalık bir insan grubu olarak yaşamaya çalışıyorduk. Birey de tek başına önlem almaya çalışıyordu. Maalesef herhangi bir pandemiye karşı tek başına bireyin gücü yetmiyor. Salgınlara karşı insanlık olarak tek vücut olarak savaşmalı, herhangi bir ülkeyi ya da toplumu ayırt etmememiz gerekirdi. Çok ilginç, küreselleşme iddiasındaki kapitalist devletler kendi projelerinden hızlıca vazgeçerek ülkelerini geç de olsa kapatmaya ve salgını insanlarından uzak tutmaya çalışıyorlar. Başarılı olamayacakları aşikar, düşmanca tutumlarının da bedelini dünya halklarının ödeyeceği belli. Gerçi başlangıçta hastalık onlara uygundu, yaşlıları ve kronik hastaları kısacası sırtlarında yük olarak gördükleri kitleyi götürüyordu ne de olsa. Ama büyük bir salgındı bu kimi götüreceği belli olmadığı gibi bu denli ölüm karşısında geriye ne devlet kalırdı ne de herhangi bir sistem. Dünyada hiçbir hükümet bu denli büyük bir salgına karşı sürü bağışıklığı gibi insanlık dışı tedbirlerle baş edemezdi. Yanlışlarının bir kısmından dönülse de bedelini halklar ödeyecek maalesef. Oysa tarihin sonu gelmişti. Ulus devletlerin sonu gelmiş, sınırlar kalkmıştı. Tarihin son sayfasına geldiğimiz anda, aynı bir filmi bilgisayarımızda geri alır gibi, hemen sahneleri geri aldık, tarihin ortalarındayız şimdi. Şansa bakın filmin tam o kısmı da, ortaçağda başımıza gelen veba gibi, bir salgına denk geldi.

Bu hastalığın bize gösterdiği en önemli nokta; Dünyanın gerçekten küreselleştiği. Sabah Çin’de görülen bir hastalık akşam Birleşik Devletler’de görülüyor, vebanın yaşlı kıtayı bulması 10 yılı bulmuşken şimdi SARS-CoV-2, üç ayda bütün dünyayı teslim aldı.

Biz konumuza dönelim. İnsanlık inkar etme adına normalde dinlemeyeceği kişileri can kulağıyla dinleyip, irrasyonel davranmayı rahatlıkla seçebilmişti. Şimdilerde inkar sürecini geride bıraktık. Dünyanın tamamı evinde, dışarı adım atmaya korkar halde, aşı bulunmasını ya da güneşin bizi kurtarmasını umarak yazı bekliyor. Ekonomik sistemin şu anki yaşama, hatta insanca yaşama uygun olmadığını görenler, bu deliliğe neden izin verdiğimizi de düşünüyor olmalı. İnkar geride kalıyor. Şimdi öfke zamanı, öfkenin nesnesi de belli, yarasa yiyen, böcek tüketen Çinliler ve buna engel olmayan Çin Halk Cumhuriyeti.

Yazan: Ziya Şahin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir